Akçakalede sıcak gelişmeler: Halk Suriyeli Mülteci Kamplarına Saldırıyor

Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinde dün çıkan olaylar sonucu bir polisin ölmesini bahane eden bir grup, çoğu kadın ve çocuk 35 bin Suriyeli göçmenin kaldığı çadır kenti basmak istedi.

Akçakale ilçesinde dün sınırı geçip Türkiye girmek istenen Suriyeli grubun polis ve asker tarafından engellenmesi üzerine çatışma yaşanmıştı. Ağır yaralanan bir polis hayatını kaybetti.
Çatışmanın ardından Türk bayraklarıyla yürüyüş yapan grup akşam saatlerinde ilçe merkezinde toplanarak, 4 kilometre uzaklıkta bulunan ve 35 bin Suriyeli göçmenin kaldığı Süleymanşah Konaklama Tesisi’ne doğru yürüyüşe geçti. Polis tarafından önü kesilen grup uzun süre direndi.
Akçakale’de sınır kapısında dün meydana gelen ölümlü olaylardan sonra bir grup, Suriyelilerin bulunduğu kampları basmak istedi

Kapımıza dayanan Savaş

Abdulbari Atwan
El Kuds El Arabi      
Kapımıza dayanan Savaş                                               

Amerikan Savunma Bakanı Chuck Hagel, körfez ülkeleri başkentlerini gezerek İran’ın olası bir tehdidine karşılık bu ülkelere savaş uçakları ve yeni gelişmiş füzeler satmaya çalıştığını ifade etti.
Geçtiğimiz günlerde Amerikan istihbarat servisi; Suriye rejiminin halka karşı sınırlı oranda kimyasal silah kullandığı, özellikle Sirin gazı kullandığı şeklindeki bilginin kesin delillerinin ellerinde olduğu ifade edildi.

Hagel’in kimyasal gazla ilgili açıklamalarından birkaç dakika sonra İngiliz Dışişleri Bakanlığı Suriye’de kimyasal silah kullanımıyla ilgili elinde kesin delillerin olduğunu açıklayarak Suriye devlet başkanı Beşşar Esat’a kimyasal silah kullanımıyla ilgili emir vermediğini ispatlamak için uluslar arası kurumlarla işbirliği yapmasını telkin etti.

Yapılan bu iki açıklamanın zamanlama olarak tesadüf olduğunu düşünmemekle beraber bu açıklamalar sıkı bir koordinasyon sonucu yapılmış açıklamalardır. Batının ve Nato’nun Afganistan, Irak ve Libya’yla yaptığı savaşlarda bu iki ülke omurga görevi görmüştü.

Başkan Obama birçok kez; Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmasının kırmızı çizgi olduğunu ve Amerika’nın cevabının çok sert olacağını ifade etmişti. Şu anda bu kırmızıçizginin aşıldığı, iki ülkenin istihbarat birimleri tarafından kesinleştiği ifade edildi.

Amerikalı bir yetkili bütün senaryoların masada olduğunu söylerken, diğeri kendi yönetiminin müttefikleriyle bu durumun görüşüleceğini ifade etti. Amerikalı parlamento üyeleri kırmızıçizginin fiili olarak aşıldığını söyledi. Bu senaryo Amerikan kamuoyunun savaşa hazır hale gelmesi için itinayla hazırlanmış bir projedir.

Irak’a yapılan savaşta kullanılan safsata şu anda yoğun bir şekilde işleniyor. Yarın uluslar arası ve Arap medyası kullanılarak acil durum ilan edilecek ve Suriye’de kimyasal silah kullanımı sonucunda ölen ve zehirlenen insanların görüntülerinin yer aldığı uzmanlarla röportajlar yapılarak direk veya dolaylı şekilde acil askeri müdahalenin yapılması gerektiği şeklinde açıklamalar yapılacak.

Biz şu anda bölgesel belki de uluslararası bir savaşın eşiğindeyiz ve tam olarak düğmeye basılacak saati bekliyoruz. Bu planlanan savaşı aylar önce Amerikan ve İngiliz askeri ve istihbarat birimleri tarafından bir takım operasyon dairelerinde kararlaştırılmış durumda ve şu anda uygulama zamanını bekliyor.

Washington, yakın zamanda Beyaz Sarayı tavaf için gelen Arap ülkelerin liderlerine şahit oldu. Ebu Dabi Emiri Muhammed bin Zayed’ten başlayarak Suudi Dışişleri Emir Suud El Faysal, Katar Emiri Hamad bin Halife Al Sani ve Ürdün Kralı ikinci Abdullah ve önümüzdeki ayın ortalarına doğru ziyarette bulunacak olan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la son bulacak.

Bu Beyaz saray hacıları, turizm amaçlı veya Arap-İsrail sorununa barışçıl çözüm aramak için gitmiyor. Bu bir savaş organizasyonudur ve bu savaşta herkesin siyasi ve askeri rolleri belirlenerek savaşın masrafları bölüştürülecek.

Suriye sorununun bundan daha fazla uzamasına müsaade edilmeyecek çünkü sorunun uzaması Washington’un müttefiklerinin tedirginliklerinin ve korkularının artmasına sebep olacak. Bu da cihatçı gurupların sahada etkinliğini arttıracak dolayısıyla ılımlı silahlı muhalif gurupların ümitlerinin kırılıp saflarının dağılmasına sebep olmakla beraber kimyasal silahların bu aşırı gurupların eline geçmesi ihtimali İsrail’i de tedirgin edeceği için derhal harekete geçmeyi zorunlu kılacak.

Suriye’deki rejimi devirmek için yapılacak askeri müdahalenin askeri yöntemine dair herhangi bir bilgi yok çünkü bunlar askeri sırlardır. Ancak savaş sürprizlerle doludur ve biz şunu çok iyi biliyoruz ki Batı istihbaratı herhangi bir Arap veya İslam ülkesini işgal edeceği zaman işgal gerekçeleriyle ilgili sürekli yalan söyleyip gerçek olmayan bahaneler öne sürmüştür. Acı olan ise işgal edilen ülke yerle bir olduktan sonra bunun farkına varıyor olmamızdır. Bununla ilgili Irak’taki kardeşlerinize sorabilirsiniz.

Bildik Fransız gazetenin birinde, İsrail savaş uçaklarının, Suriye’deki kimyasal silahların vurulmasıyla ilgili bir karar alınması halinde, Ürdün’ün hava sahasını kullandırılmasıyla ilgili istihbarat raporlarının yazılması tesadüf müdür?

Elimizi vicdanlarımızın üzerine koyalım, Suriye’de rejimin düşme korkusundan dolayı değil çünkü bizler hiçbir zaman rejimle paralel olmadık. Bizler sadece Suriye için endişeleniyoruz. Bölgenin ırki ve mezhep temelli bölünerek bizleri kardeş kavgası bataklığına çekip Irak’taki duruma benzer kanlı savaşların içinde boğmak istiyorlar.

Suriye enformasyon Bakanının Moskova’dan; Suriye Yönetimi’’ne halkına karşı ne de İsrail’e karşı kimyasal silah kullanmayacak’’ şeklinde ki açıklaması Washington ve Londra’nın senaryosunu boşa çıkarmak ve Suriye’yi vurma gerekçelerini geçersiz kılmaya yönelik bir açıklamadır. Buna rağmen bu ülkelere göre çok gecikmiş bir açıklama olarak nitelenerek olumlu sonuç alınmasının önüne set çekilmiş oldu.

Suriye Devlet Başkanından istenen sabık liderler Saddam Hüseyin ve Kaddafi’den istenenlerle aynı, yani bütün biyolojik ve kimyasal silahları Amerikan-İngiliz ittifakına sunarak yargılanmayı reddetmesi halinde ülkeyi terk etmesi veya bu iki lider gibi ölüme karşı koyması.

Esat bu talepler karşısında diz çökecek mi? Buna ihtimal vermiyoruz. Dolayısıyla yöntem ve sonuçlar açısından daha önceki üç savaştan çok farklı olacak savaşa hazır olalım. Bu savaşın kurbanları Arap ve Müslümanlar olarak biz olacağız.

Abdulbari Atwan’a ait makale NEHİR HABER için tercüme edilmiştir.

“Ufuktaki Savaş: Suriye’nin Kırmızı Çizgilerini Çiğnenmesi”

Lübnan El Ahbar Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Emin’den bölgesel savaş ihtimalini ele alan önemli bir makale…
İbrahim el Emin
El Ahbar
Savaş tamtamları daha mı sesli çalınıyor?
Bölgede büyük bir cephenin titizlikle oluşturulduğu netleşiyor: “zaten hazır” İsraillilerinden, sömürgeci geçmişini canlandırma hayali kuran Batı’ya, kaderi bölgesel gelişmelere bağlı olan Körfez monarşilerinden, tedirgin Ürdün rejimine ve Lübnan’da 14 Mart güçlerine kadar uzanan bir cephe.
Herkes coşkulu ve motive olmuş durumda ve savaş coşkuları, Şam’daki rejimi devirme, yahut Irak’ı Washington’un kucağına döndürme, yahut Lübnan’da Direniş’i tecrit etme, yahut İran’ın nükleer programını durdurma girişimlerinde arka arkaya başarısız olmalarından kaynaklanıyor. Bu başarısızlıklara ilave olarak, Rusya’nın yakında bu Batı karşıtı eksenin tam üyesi haline geleceği yönünde büyüyen kaygı da var.
Washington’un bölgedeki hasımları yeni bir aşamaya giriyor; özellikle de iki yılın sonunda silahlı muhalefeti kontrol altına alacak karşı önlemleri hayata geçirmede başarılı olunmaya başlandığı Suriye’de. Çabaları, İran ve Hizbullah’ın herhangi bir dış askeri saldırıya karşı Suriyeli müttefiklerini savunmaktan geri durmayacaklarını belirtmesiyle, hiç olmadığı kadar koordine olmuş durumda.
Diğer taraf da yeni yaklaşımlar geliştiriyor; örneğin Suudilere İslamcılara göz kulak olma görevinin verildiği ve ABD’nin eğitim ve lojistik alanındaki doğrudan müdahalesini arttırdığı Ürdün cephesine odaklanmak gibi.
Gerçek şu ki, her iki taraf da diğerinin çizdiği kırmızı çizgileri çiğnemeye yaklaşıyor ve bu da bölgede büyük bir çok cepheli savaşın kıvılcımını çakabilir.
Batı, İran ve Hizbullah’ın Şam’daki karar alma süreçleri üzerinde büyük bir etkiye sahip olacağı ve belki de korkulan kimyasal cephane de dâhil olma üzere stratejik silahlarının kontrolünü ele alacağı şekilde Esad’ın eski gücüne ulaşması olasılığını tolere edemez.
Batı karşıtı cephenin kırmızı çizgileri ise şunlar: Esad’ın herhangi bir koşulda düşmesine karşı çetin Rus-İran muhalefeti, her tür silahlı dış müdahalenin veya muhalefetin silahlandırılmasında her tür nitel değişimin önlenmesi ve Suriye’ye karşı bir İsrail saldırısına karşı ikaz şeklinde oluşan, daha yeni bir kırmızı çizgi.
Hedef: Lübnan
Suriye’ye karşı savaş sahnelerinin arkasında, Lübnan’daki Direniş’e bir biçimde saldırı düzenlemeyi ciddiyetle düşünen Tel Aviv’dekiler bulunuyor. Bunun bir bölgesel savaşı tetiklemesinin gerçek bir ihtimal olmasına rağmen, Hizbullah’ın ülke içindeki ve dışındaki düşmanları, Suriye’deki durum nedeniyle tecrit olmuş ve korunmasız haldeki bir parti üzerinde bahse giriyor.
Bu nedenle dosta da düşmana da şunu vurgulamak önemlidir: Hizbullah‘ın hazırlığı, askeri kapasitesine dair tahminlerin çoğunun üzerindedir. Ve düşmanlarını caydırmak için büyüyen gücünün bazı unsurlarını açığa çıkarmak zorunda kalsa da, sert ve uzun bir çatışmayı sürdürmek için ihtiyaç duyduğu şeylere – özellikle de stratejik silahlara – sahiptir.
Direniş’e karşı eyleme girişmeyi düşünenlere, Direniş’in roket cephanesinin, Temmuz 2006 savaşında 33 günde fırlattığından fazlasını bir günde fırlatabilecek düzeye eriştiğini hatırlatmak gerekir.
Aynı zamanda parti içinde – aralarında sivil ve askeri liderlerin de bulunduğu – bir akımın Siyonist düşmanın böyle bir adım atmasının kendilerinin avantajına olacağını, bunun Direniş’in onlar için sakladığı sürprizleri göstermeyi sağlayacağını düşündüğü de bilinmelidir.
 

ANALİZ » “Suriye’yi Vurma Planları: İsrail Karadan, Amerika Havadan”

“Bazı diplomatlar bunu yalanlasa da Suriye’ye karşı operasyon hazırlıkları var mı? Arap ve Batı kaynakları bu soruya evet cevabını veriyor. Arap ve Batılı güvenlik kaynaklarında, Şam’ın havadan vurulma planlarının yanında Golan ve Deraa’dan fırlatılacak füzelerle hedef alınması beklentileri var.”
Muhammed Blut
Es-Sefir
Bazı diplomatlar bunu yalanlasa da Suriye’ye karşı operasyon hazırlıkları var mı? Arap ve Batı kaynakları bu soruya evet cevabını veriyor. Arap ve Batılı güvenlik kaynaklarında, Şam’ın havadan vurulma planlarının yanında Golan ve Deraa’dan fırlatılacak füzelerle hedef alınması beklentileri var. İsrail de Suriye ordusunun karargahları ile Hizbullah’ın, Batı Bekaa ile Kuzeydoğu Şam arasında süren iletişimini kesmeyi hedefliyor.
Arap ve Batılı güvenlik kaynaklarına göre hazırlıklar yüksek hızda devam ederken, kaynaklar, görev dağılımının, İsrail’in kara harekatını ve Amerika’nın da füze ve hava saldırılarını üstlenmesi ile sonuçlandığını belirtiyorlar. Müdahale planları, Amerikalı senatör John McCain’in daha önce önerdiği, Şam’daki bazı yönetim binalarını ve komuta zincirini füze saldırılarıyla hedef alarak, Suriye ordusunun Deraa’da savaşan tugaylarıyla ilişkisini kesmek ve muhaliflere başkentin yolunu açmayı da kapsıyor.
Ürdün’de son aylarda eğitilerek az bir deneyim kazanan Özgür Suriye Ordusu güçlerinin, Şam’a tekrar yüklenme hamlesinde -özellikle, Deraa-Şam sınırlarında görev yapan 5 tümen ve bunlara bağlı bir çok tugaya karşı- esas rolleri olacaktır.
İsrail kara kuvvetlerinin Golan taraflarından başlayarak, Suriye ordusuna bağlı-konuşlanmış birliklere ve Hizbullah’ın Batı Bekaa’daki karargahlarına ve Şam’a doğru uzanan dağ etekleri ile geçiş noktalarına karşı müdahale senaryosunun ise Güney Lübnan’daki karargahları, Zebedani’de konuşlanmış Suriye 2. kolordusundan ve Filistinli güçlerden ayırma hedefi var. Amerikalılar da kimyasal silahların, Hizbullah’ın  veya selefi grupların eline geçmesi korkusundan dolayı silah depolarına füze saldırıları gerçekleştirebilir.
Amerikan başkanı Obama’nın, Suriye‘de herhangi bir  askeri operasyona açık karşı çıkışı nedeniyle yukarıdaki askeri analizler diplomatik tahliller ile nadir olarak kesişebiliyor.
Amerikalı bir yetkili ”Suriyeliler, inşa sürecindeki nükleer komplekslerinin imha edilmesinden sonra, geçen senelerde, hava savunma sistemlerini güçlendirmek için daha çok efor sarf etmeye başladılar” dedi. İsrail 2007 yılının Eylül ayında, Deyr El Zor’daki bir merkezi vurmuş, Amerika Suriye’yi nükleer kompleks inşa etmekle suçlamış ama  Suriye bunu yalanlayarak vurulan merkezin askeri bir araştırma merkezi olduğunu açıklamıştı.
Batılı bir kaynak da Es-Sefir’e; BM’deki üyelerinin, Amerikalılar ile New York’taki görüşmelerinde dolaşan bazı raporlardan bahsedildiğini aktardı. Raporlarda; Suriye’nin bazı ordu güçlerinin, komuta ve yönetim binalarının ve kimyasal silah depolarının vurulma olasılığının azaldığını aktaran analizlerin dikkate alınmaması gerektiğinden bahsediliyor.
Büyük olasılıkla, kimyasal silah kullanımı ile ilgili  soruşturmalar yapılmadan ve hakikat ortaya çıkarılmadan önce, Suriye ordusunun haftalardır bütün cephelerde sağladığı ilerlemeyi sınırlandırmak için aceleyle davranılacak. Özellikle Suriye ordusunun Şam kırsalında 10 günlük savaştan sonra kontrolü sağlaması ile muhalefet, ”Şam Savaşı” için  yeninden yüklenme gücünü kaybetti. Muhalefet Doğu Guta’daki etkisini kaybetti. Muhalefetin aynı zamanda Lübnan ve Ürdün’den gelen yardım yolları kesildi. Havaalanı yolunun da güvenliği sağlandığı gibi; Suriye ordusu, muhalefeti, daha önce kontrol ettiği bölgelerden izole ederek Şam’a saldırı olasılıklarını ortadan kaldırdı. İzole edilen silahlı grubun başında İslam Şehitleri Tugayı geliyor. Ordu; aylar sonra, Halep, Ksayr, Humus ve İdlip’e kadar uzanan bazı cephelerde insiyatifi de ele geçirdi.
Diplomatik açıdan baktığımızda, Suriye muhalefetine silah ambargo kararını kaldırma çağrısının dondurulmasından beri, diplomasinin geri çekilme çizgisi üzerinde olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte  Batılılar, Suriye’de kimyasal silah kullanımını araştırılması hakkında uluslararası baskıyı empoze ediyor. Özellikle Fransız istihbarat servislerinin baskıları sonucu olarak, silahların güven vermeyen grupların eline düşmesinden korkan Fransa ve İngiltere, silah ambargosu kaldırılsın çağrılarını bir kenara bırakıp geri çekildiler. Bu geri çekilmenin ardından, Fransa bu sefer, Suriye ordusunun muhaliflere karşı savaşta kimyasal silah kullandığından şüphelenmeye başladı. Fransa Dışişleri Bakanı Loran Fabius ”Suriye’de kesinlikle kimyasal silah kullanıldığına inanıyorum” derken diğerleri, Amerikalılar ve İngilizler ”Kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz ve bunu araştırmaya çalışıyoruz” diyor.
Şu anda İngiltere, İsrail ve  Amerika, kapsamlı bir kimya laboratuarında Suriye rejimine karşı, kimyasal silah kullanımı ile ilgili delil için araştırmalar yapıyorlar. İsrail askeri istihbaratı, Suriye ordusunun muhaliflere karşı kimyasal silah kullandığı yönünde bazı deliller elde ettiğini belirtti. Suriye muhalefeti; geçen son baharda Şam kırsalında, kimyasal silah saldırısı sonucu öldüğü varsayılan kurbanlardan kan ve saç örnekleri alarak CIA’ye verdi ve Amerikan istihbaratı da bu örnekleri incelemeye başladı. İngiltere ise, Şam kırsalından alınan bir toprak örneğini inceledi ve İngiltere Başbakanı David Cameron’a göre kimyasal silah izleri bulundu. Ama uzmanlar, bu kimyasal silah izlerinin bulunduğu örneklerin muhalefet tarafından; Suriye ordusunun kimyasal silahlarını depoladığı bölgelerden alınmış olabileceğini söylüyor. Bunun yanında kimyasal silah izleri, bu silahın kim tarafından kullanıldığı sorusuna cevap vermiyor.
Askeri seçenek olasılığının azaldığı bu zamanlarda, Fransa ve İngiltere, Birleşmiş Milletlerde, özellikle Suriyelilere  karşı  hücuma kalkıştılar. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’u, Irak’ta olduğu gibi kitle imha silahlarını denetleyecek bir komite kurulması için ikna etmeye çalışıyorlar. Bu komitenin sadece, Halep Han El Asel’de 19 marttaki kimyasal silah kullanım iddialarını -ki bu Suriye rejiminin talebiydi- araştırması istenmiyor. Fabius bu konuda şunları söyledi: ”Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden, Suriye’nin tamamen teftiş edilmesini talep ettik. Böylece gerçekte neler olduğunu öğrenebiliriz ama Suriye bunu reddetti.” Ban Ki Moon dün acilen, Suriye yönetimine; Birleşmiş Milletlerden uzman bir ekibin, Suriye savaşında, sahada kimyasal silah kullanımı ile ilgili araştırmalarının ”ertelenmeden ve ön şartsız” kabul edilmesi çağrısı yaptı.
Büyük olasılıkla, Batılıların, Ruslara ve Suriyelilere karşı Birleşmiş Milletler’deki 3. savaşı da başarısızlıkla sonuçlanacak. Genel Kurul’da, Suriye’nin Birleşmiş Milletler’den kovulup koltuğunun Koalisyon’a verilmesi kararı çıkartma girişimleri ve Suriye’nin kimyasal silah kullanımını araştırma komitesi talebini uluslararası denetleme komitesine dönüştürme girişimleri ile birlikte başarısız olunca Batılılar, Suriye’ye müdahale olasılığını arttırma ve Suriye’nin vurulmasını sağlamak adına, BM ile hiç bir alakası olmayan istihbarat bilgilerini kullanıp ikinci bir komite kurulması için tekrar girişimde bulundular.
Ruslar her zaman olduğu gibi hızlıca hareket geçip, Batılıların Suriye’yi kınayan analizlerini ve beklentilerini reddedip Irak tecrübesinin Suriye’de tekrarlanmasına izin vermeyeceklerini açıkladılar. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ”Batılı güçlerin Birleşmiş Milletler’i, Suriye’de kimyasal silah kullanımı ile ilgili kapsamlı bir araştırma sürecine çekme girişimleri, Suriye’deki iç savaşa katılma adına ortam hazırlamadır” dedi. Ardından ”Bazı hükümetler ve dışişlerinden sorumlu bir çok taraf, Suriye rejiminin devrilmesi için kullanılacak herhangi bir yönteme kabul veriyor. Velakin kitle imha silah kullanımı mevzusu çok tehlikeli bir konudur. Bu mevzu şaka da kaldırmaz, ciddiye alınması gerekiyor. Ayrıca, coğrafi ve siyasi hedeflerin bu mevzu üzerinden düşünülmemesi gerekiyor” dedi. Rusya, Güvenlik Konseyi’ndeki ortaklarına, Suriye’deki iç savaşa kimyasal silah mevzusunu öne sürerek müdahale edilmesi konusunda uyarıda bulundu.

Suriye ile ilgili son durum analizler için tıklayınız

Siyonist İsrail 2020’ye Kadar Dayanabilecek mi?

Siyonist İsrail 2020’ye Kadar Dayanabilecek mi?

Geniş ırkçılık sorunlarının ve içsel karışıklıkların yaşandığı Siyonist rejimin 2020 yılına kadar dayanabilecek bir dirence sahip olduğunu söylemek pek mümkün değil.

Siyonist rejimin savunucuları sürekli olarak şu soruyu dillendiriyorlar: İsrail’in var olma hakkını tanıyor musunuz? Bu soruya verdiğimiz cevap: “Elbette hayır, İsrail’in varlık hakkı yoktur” oluyor. Bu sual zaten gereksiz bir sualdir. Hiçbir ülke var olma hakkı talep etmez; uluslararası hukukta “var olma hakkı” diye bir konsept yoktur. Bir ülke ya vardır ya da yoktur ve diğer ülkeler onun varlığını isterlerse tanırlar. Siyonistlerin yaptığı gibi tanınmak için kimseye baskı yapılmaz.

Siyonist rejimin neden böyle davrandığı sorusunun cevabı çok basittir. Siyonistler, Filistin halkının topraklarını gasp etmiş ve Filistinlilere uyguladıkları sistematik terör eylemleri ve soykırımlar ile onları buradan ayrılmaya zorlayarak Avrupa’dan ve Kuzey Amerika’dan getirdikleri işgalciler ile sömürgeci bir örgüt kurmuşlardır. Siyonist sömürgeci yerleşimcilere büyük silah desteğinin sağlanması ve korkak Arap rejimlerinin Siyonist rejimin kurulması için Filistin çevresinde ortam hazırlaması maddeten çok ciddi bir başarı idi. Bu devletlerin sinsi destekleri olmasaydı eğer; bunca yıldır ayakta duran Siyonist rejimin kurulabilmesi bile söz konusu olmazdı.

Her şeye rağmen şartlar teker teker değişiyor. İlk olarak, Siyonist rejimin içişlerindeki istikrarsızlık göze çarpıyor. Siyonist rejim halkı, ciddi bir bölünmüşlük yaşıyor; zira Yahudilerin varoluşsal bir özelliği olan ırkçılık, Kuzey Amerikalı ve Avrupalı Yahudiler arasında ayrımcılık sorununun yaşanmasına sebep oluyor. Yani onlar Siyonist rejimin genel teamülü olan Filistin halkına karşı ötekileştirici bir tutum takınmakla yetinmiyorlar; tarihsel süreç içinde MüslümanDoğu bölgesinde varlık gösteren Sefarad Yahudilerine karşı da ayrımcılık yapıyorlar.

Bunun yanı sıra Siyonist rejimde yaşayan bazı kişilerin bir başka ülkeye ait çifte vatandaşlıkları vardır. Yani bu şu demek: Siyonistlerin bir kısmı “Siyonizm ütopyasına” çok da inanmıyorlar ve eğer işler kötüye gidecek olursa, arkalarına bile bakmadan Kuzey Amerika’ya ya da Avrupa’ya kaçacaklar. “Vaad edilmiş topraklarda” bir dakika bile durmayacaklar.

İkincisi, Siyonizm’in eskisi kadar bir cazibesi kalmadığı gerçeğidir. Eskiden Amerikalı Yahudiler için Siyonist bir devletin varlığı demek, hayatın anlamı demekti. Ama şimdilerde etnik seçkinliğe dayalı Yahudiliğin kavmiyetçi düşüncesi çok da rağbet görmüyor. Bu Siyonistlerin, Amerikan siyasetindeki etkilerini tamamen kaybettikleri anlamına gelmiyor. Kısa adı AIPAC olan Amerika-İsrail İlişkileri Komitesi Amerika’daki lobicilik faaliyetlerine hız kesmeden devam ediyor. Ama gerçek olan şu ki AIPAC’ın isteklerinin yerine gelmesi için artık parmağını şıklatması yetmiyor. Barack Obama, Siyonist rejim Başbakanı Bünyamin Netenyahu’nun tüm engelleme çabalarına rağmen yeni dönemde tekrardan seçildi ki Netenyahu’nun izlediği Obama karşıtı siyaset, AIPAC’ın da tam teçhizatla yolunda olduğu siyaset idi. Bu durumun Siyonist rejimin geleceği üzerinde çok ciddi etkileri olacaktır.

Diğer taraftan çok daha önemli gelişmelerin yaşandığı başka bir bölge daha var. İşgal altındaki Filistin toprakları etrafında son iki yılda yaşanan gelişmeler, Amerikan siyasetindeki gelişmelerden çok daha büyük anlam taşıyor. Bölgedeki İslami uyanış dalgası, Siyonist rejimin en önemli savunma sütunlarından birini yıktı geçti: Hüsnü Mübarek Mısır’ını… Siyonist rejimin ilk yıllarında dönemin başbakanı David Ben Gurion, Arap rejimlerinin İsrail için birincil savunma hattını teşkil ettiğini deklare etmişti.

Her ne kadar İsrail, Suudi Arabistan ile olan bağlarını güçlendirme yoluna gitse de bu durum, Netenyahu’nun kendi ifadesiyle, İsrail’i korumaya yetmeyecektir. Yine Filistin topraklarının yontulmasıyla oluşturulan Ürdün’ün de tıpkı Mısır gibi bir değişim geçirmesinin an meselesi olduğu gözlemleniyor. Fakat bu muhtemel değişimde Ürdün İhvanı’nın Mısır İhvanı gibi yönetimde söz sahibi olması pek olası gözükmüyor. Ürdün ihvanı geçmişten beri rejime karşı koyma noktasında çok çekingen davrandı. Fakat buna rağmen Ürdün nüfusunun yüzde elliden fazlasını Filistinliler oluşturuyor ve Ürdün’deki Filistinlilerin sayısı her geçen gün artıyor. Dolayısıyla artık Ürdün de Siyonistlerin savunma hattındaki ülkeler arasından sıyrılabilecektir.

Aynı şekilde önemli olan diğer bir gelişme ise Siyonist rejimin 2006 yılından bu yana yaşadığı askeri mağlubiyetlerdir. Hamas, Hizbullah ve İslami Cihad son süreçte çok ciddi askeri gelişmeler kaydetmiştir. Ve 2006’dan bu yana savaş meydanındaki gerçeklikler radikal bir dönüşüm sergilemeye başlamıştır. O günden beri, İsrail bölgenin kabadayısı olma rolünden vazgeçmiş ve düşman gördüğü kesimlere kafasına estiği gibi saldıramamıştır.

Tüm bu saydıklarımız birlikte ele alındığında tarihin akışının Siyonist rejimin ve Siyonizmin ırkçı ideolojisinin aleyhine döndüğü gerçeği ortaya çıkıyor. Siyonistler için ortada çok basit iki seçenek var: ya Filistin devleti himayesinde fiziksel ve demografik olarak azınlık oldukları gerçeğini kabul edip adil şartlar altında yaşamayı kabul edecekler ya da Kutsal Topraklardan çekip gidecekler. Her iki durumda da Siyonistleri Filistin toprakları üzerinde kasvetli bir süreç bekliyor olacak. Hatta 2020 yılında ortada Siyonist bir devletin kalmayacağını bile söyleyebiliriz.

Hizbullah Hakkında Kampanyanın Arkasında Ne Var?

Son günlerde Hizbullah hakkında ortaya atılan yalanların ardında yatan sebepler, “moqawama.org” sitesinde yayınlanan bir analizde Lübnan yerelindeki olaylar ile bağdaştırılarak masaya yatırıldı.

Hizbullah Hakkında Ortaya Atılan Yalanların Arkasında Ne Var?

Hilal SELMAN
Bazı Arap rejimlerinin ve Lübnan’daki 14 Mart hareketinin yaklaşık bir haftadır Hizbullah’a yönelik olarak başlattığı yalan ve iftiralarla dolu medya kampanyasının ve söylentilerin ardındaki sır ne?

Bu kampanya, söz konusu medya kuruluşlarının yabancı efendilerinden aldıkları emirler doğrultusunda ortaya koydukları olağan sürecin bir parçası mı yoksa Hizbullah’ı hedefe koyan gizli bir ajandanın göstergesi mi?

Borazanlar tarafından yayılan ve hiçbir delili bulunmayan yalan iftiralarla kimler neyi hedefliyor acaba? Açıkçası kısa süre içerisinde yayılan söz konusu asılsız söylentiler karşısında, bu ve bu gibi birçok soru daha zihnimizi zorluyor.

Bu kampanyanın başlangıcında gittiğimizde ilk olarak adına “Özgür Suriye Ordusu” dedikleri grubun iddiaları ile karşılaşıyoruz. Lübnan’daki Gelecek Hareketinin medya kuruluşlarında ve onun yörüngesinde hareket eden diğer kanallarda “ÖSO” tarafından gündeme getirilen “Hizbullah, Humus’taki çatışmalarda Suriyelileri öldürüyor” iddiaları yayınlanmaya başladı.

Ardından ÖSO’nun Hizbullah’a Hermel bölgesinden çekilmesi hususunda ültimatom verdiği; aksi takdirde ÖSO olarak Hizbullah birliklerini bombalayacakları tehditleri yayınlandı. Sonrasında yayınlanan haberlerde Hizbullah’a yönelik bombalı saldırı gerçekleştirildiği ve bu saldırıda birçok Hizbullah üyesinin yaralandığı yer aldı.

Oysa gerçek hayatta yaşananlar, bu söylentilerin yalan olduğunu kanıtlamaya yetiyordu. ÖSO’nun yalanlarla dolu açıklamalarına söz konusu medya kuruluşlarının abartılarını da eklediğimizde ortaya böyle bir sonuç çıkmıştı.

Aynı medya organlarında iki gündür dolaşan haberlerde Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın sağlık sorunları yaşadığı yalanı gündem edilmekteydi. Bu yalana göre ise Nasrallah, sözde birkaç gündür sağlık problemleri sebebiyle halsiz düşmüş ve tedavi için İran’a gitmişti.

Diğer bir yalan ise doğrudan doğruya Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım’ın Şam yolunda saldırıya uğradığına hatta yaralandığına ve sonrasında öldüğüne yönelik olan yalandı.

Birer gün arayla yayınlanan bu iki yalanın arasında ise başka bir yalan daha yaymışlardı: Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine giden yol güzergahı üzerindeki Seyyid Hadi Nasrallah caddesinde bir patlama gerçekleştiğini söylediler. Halbuki öyle bir şey olmamıştı.

Tüm bu yaşananlar karşısında siyasi uzmanların yaptığı yorum ise Hizbullah’a karşı başlatılan kara propagandanın ardında yatan sebeplere dikkat edilmesi gerektiği idi. Uzmanlar bu yalan ve iftira kampanyasının “bölgesel ve uluslararası gelişmelerden ayrı düşünülemeyeceğini ve Hizbullah özelinde direniş eksenine karşı gerçekleştirilen” bir kampanya olduğunun altını çizdiler.

Suriye’deki olaylarda muhalefetin mevzi kaybetmeye başlaması ile birlikte, bölgedeki kriz ortamının Lübnan sahasına yayılması için çaba güdüldüğüne dikkat çeken uzmanlar, Batılıların ve Siyonistlerin kurduğu planlarının “direniş cephesini sürekli olarak töhmet altında bırakmak üzere” şekillendiğinin unutulmaması gerektiğini belirttiler.

Bu bağlamda bazı değerlendirmelerde bulunan uzmanlar, şu gerçeklere ışık tuttular:

İlk olarak: Bu yalan kampanyası tam da Siyonist rejim ve Amerika ortaklığında Hizbullah’a yönelik olarak gerçekleştirilen Bulgaristan’daki bombalı saldırıların Hizbullah tarafından yapıldığı suçlamasının ardından başlatıldı. Aynı süre zarfında Siyonist rejim, Hizbullah’ın terör örgütü listesine alınması için Avrupa Birliği’ne baskı yapmaya başladı.

İkincisi: Yine bu kampanya Siyonistlerin işgal altındaki toprakların kuzey bölgesinde geniş çapta ve büyük katılımla gerçekleştirdikleri askeri tatbikatın hemen ardından başlatıldı. Bu süreçte Siyonist rejimin Lübnan ve Suriye sınırına konuşlandırdığı Patriot füzelerini de unutmamak gerekir. Bu hazırlıkların ardından ve bundan yaklaşık iki gün öncesinde Siyonist rejim ordusundaki komutanlar, Hizbullah ile savaşmaya hazır olduklarına dair beyanatlar yayınlamaya başladılar ve 2006 yılında tattıkları mağlubiyetin rövanşını alacaklarını iddia ettiler.

Üçüncüsü: Rusya öncülüğünde ilerleyen Suriye’deki diyalog süreci Batılı ülkelerin baskısına rağmen netice verebilecek seviyeye ulaşmıştır. Batılılar bu gelişme karşısında, Suriye muhalefetinin silahlandırılmaya devam edilmesi gerektiğini beyan ederek Katar ve Suudi Arabistan’ın üstlendiği rolü takdirle karşıladıklarını ifade ettiler. (Çevirenin Notu: Hatta en son yayınlanan haberlerde Amerika’nın İngiltere ile birlikte doğrudan doğruya Suriye muhalefetine silah yardımında bulunabileceği ve muhalefete askeri eğitimler verme noktasında açıktan bir çaba sergileyebilecekleri gündeme getirildi. Bu iddiaların Perşembe günkü “Suriye’nin Dostları Toplantısında” netlik kazanması bekleniyor)

Bu noktada uzmanların merak ettiği şey ise tam da bölgeye ve özellikle de Lübnan’a yönelik olarak hazırlanan planların arifesinde 14 Mart Cephesi’nin bundan sonraki günlerde de bölgesel ve uluslararası “efendilerinden” aldıkları emirler doğrultusunda Hizbullah’a yönelik karalama ve iftira kampanyasına devam edip etmeyeceğidir.

Bu kampanyanın tam olarak neye hizmet ettiğini görmek ve öğrenmek için birkaç gün ya da hafta beklemek yeterli olacaktır.

Amerikalı Siyonistlerden Suriye’ye Saldırı Çağrısı

Amerikan kongresinden birçok senatörün başlattığı “Suriye’ye askeri müdahale yapılsın” çağrısına, katılan John McCain Suriye’de rejim güçlerinin kimyasal silah kullandığının ortaya çıktığını ileri sürerek, Amerika’nın Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasını istedi.

Suriye halkının bizim yardımımıza ihtiyacı var. Amerika Suriye’deki çatışmalarda daha büyük rol üslenmesi gerekiyor” diyen McCain, Amerika’nın diğer müttefikleriyle birlikte Suriye’ye askeri saldırı düzenlemesini istedi.

Diğer yandan ABD Kongresi istihbarat komitesi başkanı Cumhuriyetçi senatörlerden Mike Rogers de, ABD Başkanı Obama’nın kimyasal silah kullanımının Amerikan müdahalesi açısından bir “kırmızı çizgi” olduğu belirlemesini hatırlatarak “Başkan bir hat çizdi, bu hat kesik bir çizgi olmamalı. Sadece Kırmızı çizgi lafı olarak kalmamalı” dedi.

Mike Rogers daha da ile giderek, “Sadece Suriye Suriye son durumeğil. İran da” dedi.

Amerikalı senatörlerden Saxby Chambliss ise, Amerika’nın Suriye’ye en kısa zamanda saldırı düzenlemesini isteyerek “Amerika için bir şey yapmadan durmak çok büyük bir hatadır” dedi.



.

Amerikalı siyonist senatör John McCain, siyonist rejim şefleri ile

.

.

.

.